Yakın zamana kadar, bizim eski edebiyatımız için, yazık ki “hayattan kopuktur” denirdi. Mamafih bu edebiyatın mücerred konularına ve insan ruhuyla örtüşen samimiyetine bakınca, sultana karşı gelmiş bir yeniçerinin isyan hislerini, yahut rüşvet alan bir devlet görevlisinin tepelenmesi gerektiğini aramak belki ondan çok şey istemektir.
Edebiyat eseri, samimiliği ölçüsünde hayatı anlatır; bu doğrudur. Çünkü Allah, insanoğlunu yaratıp da hayat denilen şeyi bağışlarken ona fıtrî bir içtenlik vermiştir ki onunla hayatı anlasın, haz alsın veya hissetsin. İçtenlikten ve samimiyetten uzak her hayat sahnesi, sahte ve kayıp bir ömür parçasından gayrı nedir ki?!.. Binaenaleyh edebiyat eseri de hayatın ne kadar derininde ise o derece kalıcı olacaktır. Hayatın en gizli veya karışık sahneleri yaşanırken insan ruhundaki hamleleri, gönülde biriken duyguları; sevinçleri veya hüzünleri, elemleri veya neşeleri duyurmayan bir edebiyat eseri ne kadar samimi olabilir ki?!..Salonumuzdaki saksıda veya balkonumuzdaki kış bahçesinde açan bir çiçeğin renkleri ne kadar canlı, serada yetişen tropikal bir bitkinin taraveti ne derece parlak olursa olsun, sert rüzgarlara, sonsuz fırtınalara, büyük kasırgalara dayanamaz, savrulur veya solarlar. Bu onların tabii olmadıklarından, dolayısıyla hayatın samimiyeti içinde bulunmadıklarından kaynaklanır.
İnsanın en güzel duygusu hiç şüphesiz İlahî, derunî ve estetik değerler karşısında hissettiği ilham dolu narin lerziştir. Bu iç titremesi, bir nane çöpü kadar cılız dalı üstünde yaprakları dağılmaya hazır bir şakayık olsa; dünyanın bütün tsunamileri, bütün kasırgaları ve bütün fırtınaları da o nazenin çiçeğin yapraklarını dağıtmak için güçlerini birleştirseler, yine de bu güzelliğin yaşama gücüne kıl kadar ziyan eriştiremezler. Bizce samimiyet, işte o çiçeğin dayanma gücünün adıdır ve hayatın tamamını kuşatır. Tıpkı bir ruhun, bedii güzellikler karşısında hissettiklerinin adı gibi.
Bir milletin en samimi telakkisi, “güzel” veya “iyi” kavramlarını oluşturan vicdan örgüsüdür. Bir topluluğu diğerinden ayırt edebilmek için onun güzel veya iyi kavramlarına yüklediği samimi hislerini araştırmak yeterlidir. Çünkü bu iki duygu, samimiyetin damıtılmış halidir ve gerçeğiyle sahtesi hemen kendini belli ediverir.
Klasik dönem Türk edebiyatçılarının ve şairlerinin hayattan anladıkları şey, sokaklarda nelerin olup bittiği yahut yöneten ile yönetilenler arasında zaman zaman meydana çıkan uçurumların getirdiği sorunlar falan değil, bizatihi insanın ruhunu ilgilendiren derin haller idi. Yani içsel oluşumlar dış dünyadan veya mücerret (soyut) âlem, müşahhas (somut) olandan önce gelirdi. Bu söylediğimizden, somut olanın dışlandığı, hayatın ıskalandığı anlamı çıkartılmasın; bilakis eskiler soyut olanı anlatabilmek için somut olandan örnekler seçer, iç devinimleri tasvir edebilmek için dış dünyanın her türlü argümanını baştan sona izler, algılar ve anlatırdı. Şarap veya sarhoşluğu gözler, inceler, hatta bazen tecrübe ile bilir ve künhüne vâkıf olur; ancak ondan sonra İlahî aşkı şaraba benzetip mestliğin derecesini ona göre dillendirirdi. Edebiyat hiç şüphesiz rahmanî olduğu zaman “zor zenaat”a dönüşüverir. Çünkü gökkubbenin altındaki en ölümsüz duygular, aşk, sevgi, gülümseme, yakınlaşma, elini uzatma, inanma, güvenme vb. rahmanî olanlardır. Ancak ondan sonra gözyaşı veya heyecan; hıçkırık veya cezbe vardır. Hayatı somut biçimiyle anlatmak, tabii olanın resmedilmesinden öte bir anlam ifade etmez. Tabii olan ise sanatçının eseri değil, mutlak iradenin tezahürüdür. Öte yandan soyut olanın anlatılması, daima var olan, nesilden nesle aktarılırken çoğaltılan, zenginleştirilen ve evrensel miras halinde biriktirilen hayatın ta kendisidir. Böylece yaşanılan çağın veya mekanın kimliği ortadan kalkar, bir önceki yüzyıldan kendisine biraz akraba, biraz kaderdaş veya bir parça sırdaşlar bulabilen ruhlar, birbirlerinin çekim alanında hayat sürmeye başlar. Edebiyat da işte tam bu noktada büyük bir samimiyetin tezahürü olarak hayatı kuşatır.
Tabii olanı anlatmak dilin gereğidir; soyut olan ise kelimelerin bedii düzeniyle ilgilidir. Değil mi ki dil insana yürümeyi, edebiyat da dans edebilmeyi öğretir; o halde somut olan dilin, soyut olan edebiyatın konusudur. Çünkü samimiyet soyuttur ve zaten bu yüzden hayata lezzet katar.
Kategorisi: Edebiyat, Kişisel Gelişim










